|
|
| Kısa…Kısa…. | | | ELİN DELİSİNE UYMAK! Akşam serinliğinde, köy kahvesinin önünde ağaçların gölgesinde, bazıları çaylarını yudumlayarak sohbet ediyor, bazıları oyun (taş) oynuyordu.Kahveci Kemal Ağa, oyun karesini tamamlamak için masaya oturmuştu. Okumamış olmasına rağmen biraz Avrupa görmüş, konuşkan, ağzı laf yapan birisiydi. Zaman zaman konuşmalarına argo sözcükler de katardı. Birdenbire masanın yanında bir yabancı belirdi.20–25 yaşlarında bir genç. Üzeri pijamalı, kafası sıfır traslıydı. Konuşmuyor, sadece dinliyordu. Ya akıl hastasıydı, ya da asker kaçağı olabilirdi. Kemal Ağa hem oyun oynuyor ve hem de argolu konuşmaları ile gence takılıyordu. Genç bir bardak çay içtikten sonra kapı ve penceresi açık olan kahveye yöneldi. Kahve yerdendi. Kapı ve pencere aynı seviyede olduğu için genç, fark edemeyip pencereyi kapı sanarak, pencereden içeri girdi. Bizim Kemal Ağa yerinden kalktı. Yabancıya doğru gitti. Gencin yakasından tutarak argolu sözlerle: —Lan kapıyı görmüyor musun? Neden pencereden girdin? Diyerek genci itekleyip uzaklaştırmaya çalıştı. On metre ilerdeki ağacın altına kadar itekledi. Yabancı Genç yabancı hafif geriye doğru açılarak Kemal Ağanın suratına şiddetli bir yumruk salladı. Kemal Ağa "Vay gözüm" diyerek ellerini yüzüne kapadı. Bunun üzerine Genç korkusundan Kayseri asfaltına doğru kaçmaya başladı. Orada bulunun Kemal Ağanın oğlu gencin arkasından koşup yakalamaya çalıştı. Genç yakalanacağını anlayınca PETLAS fabrikasının kapısındaki bekçi kulübesine sığındı. Kemal Ağanın oğlu arkasından yetişti. Çaresiz kalmıştı. Çaresizliğin etkisiyle olsa gerek genç geriye doğru hafifçe açılıp bütün gücünü toplayarak bir yumruk salladı. Kemal Ağanın oğlu yerinde titredi, sallandı ama düşmedi. O toparlanıncaya kadar genç asfalta uyarak kaçtı. Oğlu bir minibüs ayarlayıp babasını doktora götürdü. Bir saat sonra Kemal Ağa gözü sarılı olarak geldi. Oradakilere: —Ne olduysa minibüse verdiğim on liraya ve gözüme oldu? Dedi. İsmet isminde muzır ve şakacı birisi: —Kemal Ağa o yabancı geri gelse ne yaparsın? Diye takıldı.Kemal Ağa: —Git yahu, elin delisine uyulur mu? Dedi
GÜLE GÜLE OSMAN EMMİ GÜLE GÜLE! Genç, Osman Emmi ile birlikte Seyhan Nehrinin kıyısında piknik yapmaktadır. Hava çok sıcak olduğundan bizim Osman Emmi serinlemek için suya dalar. Bir süre sonra akıntıya kapılır. Gencin, kendisini kurtarması için yardım çığlıkları atar. Genç yüzme bilmemektedir. Çaresiz kalır. Osman Emmiyi kurtarmak için elinden bir şey gelmediğini anlayınca: —Güle… Güle…! Osman Emmi, Güle...Güle...! Der.
KAFAYA BAKMA! YAKAYA BAK! Yıllarca önce ......'in bir kasaba ortaokulu öğrencisi koşarken ayağı merdivene takılır ve düşer. Kafası yarılır. Kafasından birkaç damla kan gömleğinin yakasına akar , yaka leke olur. Okul müdürü ilk yardımı yapar. Yara biraz derin olduğundan çocuğun babasını çağırır. Çocuğu doktora götürmesi gerektiğini söyler. Çocuğun babası bir çocuğa bir de okul müdürüne bakar: —Hoca kafayı bırak, yakaya bak. Bu yaka ne olacak, yaka? Der. HAYVAN İÇGÜDÜSÜ Japonya’da birisi sekiz yıl önce yaptırdığı evinin bir bölümünü tamir ederken bir kertenkelenin çivi ile çakılmış olduğunu görür. Kertenkele tam ortasından çivi ile çakılı olduğu halde yaşamaktadır. Bunu merak eder. Kertenkeleyi izlemeye alır. Gördüğüne inanamaz. Başka bir kertenkele ağzı ile getirdiği yiyeceklerle onu beslemektedir. Çivi ile çakılı kertenkele diğer bir kertenkelenin getirdiği yiyeceklerle sekiz yıl hayatta kalmayı başarmıştır. HIRSIZLIK Mehmet Ağa çiftçilik ve hayvancılık yapmakta, anayol kenarında bulunan köyünde yaşamaktadır. Yüz civarında koyunu bulunmakta, koyunlarını ve diğer hayvanları evinin yanında bulunan büyükçe bir ahırda barındırmaktadır. Sıkça görülen hırsızlık tehlikesine karşı önlemini alır. Ahırın yanına birkaç azgın köpek bağlar. Ahırını korumaya aldığını düşünür. Ahırın hemen yanı başındaki bulunan evinde oturur. Hayvanlara göz koyan hırsız kamyonla gelir. Gece saat üç-dört sularıdır.Köpekleri ,içine koyduğu uyuşturucu madde bulunan yiyecekle uyutur.Ahırın bir duvarında açtığı delikten içeri girer.Hayvanları tek tek kamyona yükler.Kamyonu çalıştırır.Ana asfalta varmadan bir aksilik olur.Kamyon çamura saplanmıştır.Kamyonu bir türlü çamurdan çıkaramaz.Çaresizlik içinde koyunların sahibinin evinin kapısını çalar.Arabasının çamura saplandığını,traktörle çamurdan kurtarmasını ister.Adamın bir şeyden haberi yoktur.Traktörünün çalıştırır.Çamura saplanan kamyonu çekerek asfalta çıkarır.Arabanın üzeri çadırlıdır ve koyunlar içeridedir.Hırsız ev sahibine teşekkür ederek yoluna devam eder.Mehmet Ağa evine gidip uyur.Sabahleyin erkenden uyanır.Ahırdaki hayvanları kontrole gider.Bir de ne görsün!...Köpekler uyutulmuş,duvardan delik açılmış ve koyunlar çalınmıştır.Elini dizine vurur.Hırsızın arabasını kurtardığını ve ona yardım etiğini anlar.Ama iş işten geçmiştir.Koyunlar çoktan yerini bulmuştur. ALIŞTIRMANIN FAYDASI Öğretmen Türkçe dersinde şimdiki zaman konusunu işlerken öğrencinin birisine şimdiki zaman “–yor” ekini bir türlü söyletemez. Çünkü Kırşehir ve yöre halkı “-yor” ekindeki “ r” sesini yutar,”-yo” derler. Geliyom, okuyom, gidiyom vb gibi. Son derste öğretmen öğrenciye “Tahtaya yüz kere gidiyorum yaz, sonra eve git, kimse silmesin, sabah gelince kontrol edeceğim.”Der. Öğrenci tahtaya yüz kere gidiyorum yazar. Altına da şu notu düşer: -Öğretmenim ödevimi yaptım. Şimdi eve gidiyom. ABDİUŞAĞI KÖYÜ FIKRASI Kırşehir’in Abdiuşağı Köyü kendisine has fıkraları ile ünlüdür. Otuz- kırk yıl önce Abdiuşağı köyü ve civar köylerde ulaşım oldukça zordu. İlçede işleri olanlar genellikle traktörlerle yolculuk yaparlardı. Yine bir gün köylüler traktörün römorkuna dolarak ilçe yoluna düşerler. Traktörün şoförü Çiçekdağı’na gelince, traktörü bir kenara çeker. Arkaya dönüp yolcuların inmesini ister. Arkaya döndüğünde bir de ne görsün? Römork ve yolcular yok. Acaba bunlara ne oldu? Der. Nerede ve nasıl kaybolduklarını bilemez, anlayamaz. Aramak için geri döner. Tahminen yedi kilometre geri gittikten sonra römorku yolun kenarında bulur. Hacıhasanlı Köyü yakınındaki tepede römork traktörden ayrılmış, yolcuları kenardaki çalılıklara savurmuştur. Her biri bir tarafta çalılar arasında inlemektedir. Onları toplayıp traktöre doldurarak tekrar ilçedeki hastaneye götürür. Selahattin ALTAŞ
HIZLI VE ETKİLİ SESSİZ OKUMA Uygarlığın hızla gelişimi yazının bulunmasıyla başlamıştır. Edinilen bilgiler, düşünceler önce taştan tabletlere, daha sonra da kâğıda kaydedilmiştir. Kaydedilen bilgiler bireyden bireye okuma yoluyla ulaşmaları sonucu öğrenilmiş, öğrenilen bilgilerin ışığında, yeni düşünceler, yeni buluşlar üretilmiştir. 21. Yüzyıla yaklaştığımız şu günlerde etkin iletişim araçları bizi bilgilendirse de yeterli olmamaktadır. Bilgilenmenin % 80’i okuma yoluyla edinildiğine göre, bu araçlar okumaya yalnızca destek olacaktır. Günümüzde okuma zevk değil, gereksinim, yükümlülük olmuştur. Sanayi toplumları, ileri teknoloji toplumlarına dönüşmüş, bunun sonucunda bilgi patlaması meydana gelmiştir. Birçok alanda bilgi dağarcığı her on yılda iki katına çıkmıştır. Bilgilerin hızla üretildiği çağımızda yalnız okuma değil, etkili ve hızlı okuma gereklidir. Günümüzde yapılan modern incelemeler beynin yapısının ve işlevlerinin umulandan çok daha karmaşık, büyük bir enerji potansiyeline sahip olduğunu göstermektedir. Gözlerin en çabuk eğitilebilen organ olması, daha hızlı kavrama, belleğin uyarılmasını, eleştirme yeteneğini geliştirecektir. Okuma hızının yanında anlama yetiniz de gelişecektir. Dünyada yetişkinlerin eğitim ve okuma alışkanlığının edindirilmesi sağlıklı kültürel bir ortamın oluşmasında etkili olacak, ayrıca ülkenin siyasal yapısının demokratikleşmesinde oldukça önemli rol oynar. Türkiye, dünyada en az kitap basılan ve okunan ülkeler arasında yer almaktadır. Kitapsız büyüyen çocuk, susuz yetişen ağaca benzer. Sessiz okuma, yazılı birimlerin yalnız gözlerin işleviyle okunması, seslendirmenin olmamasıdır. Anlamak ve bilgi edinmek amacıyla en çok uygulanan bireysel bir okuma türüdür. Bir yazı okunduktan sonra onu düşünce izlemelidir. ( Etkili okuma ) Bu yapılamıyorsa okumanın bir amacı ve yararı da kalmayacaktır. Bir yazarın düşüncelerine, duygularına erişebilmek bu düşünceleri ve duyguları tartışmak, yargılamak demektir. Herkes okuma yazma bilirim sanır, oysaki yararlı biçimde okuyup yazan çok az birey vardır. Sessiz hızlı okuyan bireylerin, okudukları basılı malzemeyi, düşük hızla okuyanlara kıyasla daha iyi anladığını göstermektedir. İyi bir okuyucu dakikada 1200 kelimeyi anlayarak okuyabilendir. Hatta bu sayı katını çok daha fazla artırabilen vardır. Bu konuda çok sayıda eser, sunu olduğu gibi, eğitici kurslar da düzenlenmektedir. Göz en çabuk eğitilebilen organdır. İlköğretim 4. sınıftan itibaren herkes bu eğitimi alabilir. Kimi bireyler seslendirerek okur veya dudaklarını kıpırdatır, kimi de satırları parmağıyla izler. Gereksiz fiziksel ve zihinsel işlemler okuma hızını düşürür. Gözlerin sözcük kümeleri ya da satırlar üzerinde durması yerine sözcük üzerinde durmasıdır. Bir başka yanlış okunan sözcüklerin anlayamama kaygısıyla geri dönüp yeniden okumasıdır. Eğer okunmaya çalışılan yazıya yoğun bakılırsa, okunanların unutulması kaçınılmazdır. Aynı sözcükler bir kez daha okunduğunda güç yitiminin yanında okuma ritmi de kesintiye uğrar. Bu durumda sözcüklerin sözcük olarak kalması düşünceye dönüşmemesine yol açacaktır. Bir okuma parçasında düşünce bulmadıkça ondan bir anlam çıkarılamayacaktır. İyi bir anlama edinmek için cümle ya da paragraf bütünlüğünde yeniden okumak gerekir. Ancak böylelikle iletilmek istenen düşünceyi aydınlatacak karşılaştırmalar yapılabilir. Okuma işlemi için bir amaç saptanmadığında, uygun fiziksel ortam hazırlanmadığında okuma hızı düşük olacaktır. Her yazı bir amaç doğrultusunda yazılmıştır. Okurken bir amaç olursa tüm süreç yerli yerine oturur. Okuma işleminin, düşünmek olduğu unutulmamalıdır. Okuma parçasında bir düşünce aranırsa bulunabilir. Amaçlı bir okuma yazarla iletişim kurulmasını sağlar. Bir amaç olmadan yazarla iletişime girilemez. Okuma hızını yavaşlatan diğer bir etken de düşüncelerde seslendirme yapmaktır. Okuma işlemi uygulanırken seslendirme ve dudak kıpırdatma olmasa da her sözcüğün kafa içinde düşüncelerde seslendirilmesidir. Her sözcük tonlamalara, vurgulara özen gösterilerek kafa içinde seslendirilir. Bunun sebebi okumayı görerek seslendirme yöntemiyle öğrenmekten kaynaklanmaktadır. Sözcüklerin anlam kazanabilmesi için düşüncelerde onaylanması gerektiğine inanılmaktadır. Oysa buna gerek yoktur. Çevremize baktığımızda nesneleri düşüncelerimizde seslendirmeden gördüğümüz an anlarız. Ses temelli cümle yöntemi de buna uygun bir yöntemdir. Sürekli kitap okuma alışkanlığı, bütün bu zihinsel işlemleri otomatik hale getirecektir. Okumayı alışkanlık haline getirmeyen kişi de sürekli gerileyecek yani yavaşlayacaktır. Ahmet GÜZEL İlköğretim Müfettişi
OKUMA SAATİ UYGULAMALARI Öğrencilerin öğrenme isteği duyarak ve severek kitap okumaları amaçlanmalı, okumayı bir yaşam biçimi haline dönüştürmesine çaba harcanmalı, okuma saatinin bir amaç için yapılması, okumayı sevmeleri için zaman zaman seviyelerine uygun seçilmiş yazıların sınıfa öğretmen tarafından veya iyi okuyan öğrenciler tarafından okunması sağlanmalı, bu amaçlar öğrencilerin sınıfına, yaşına, seviyesine göre sırasıyla: etkili okuma, anlama, kavrama, üzerinde konuşma veya yazma, sonuç çıkarma, arkadaşlarına tavsiye etme, anladıklarını sıraya koyma, sorgulama, yapılan öğrenci çalışmalarını dosyalama, arşiv oluşturma, sayılarla ölçme-değerlendirme süreçlerini içermelidir. Okullardaki okuma saatlerinin bir yönetici, biri Türkçe- T. D ve Edebiyatı dalı olmak üzere iki öğretmenden oluşturulan komisyon tarafından yürütülmesi, gerekli açıklamaların yapılması, gelişme sağlanması için etkinlikler planlanmalıdır. Okuma yanlışları üzerinde açıklamalar yapılması, ilerleme kaydeden öğrencilerin belirlenip ödüllendirilmesi, zengin sınıf kitaplığı sağlanması, öğrencilerin kitapları isteyerek seçmelerine izin verilmesi, kitapları kirletilmemesi, çizmemesi, okuma kayıtlarının tutulması, söyleşi ve dinletiler düzenlenmesi, kültür, bilim, sanat ve diğer güncel konularla öğrenme eğlenceli hale getirilmelidir. 18. 09. 2009 Ahmet GÜZEL İlköğretim Müfettişi
Antalya İlköğretim Müfettişi Ahmet OLGUN'un "DİKEN ÜZÜMÜ"adlı kitabı çıktı.Kendi ifadesi ile kitabın içeriği; ·Antalya'da yaşayan dil kullanılmış. · Antalya-Alanya kültürü yansıtılmış. · Oku,anla,gül ,düşün,sonucu bul ilkesi amaç edinmiş. · Okurken insanların mutlu olması ilke edinmiş. · Eğitici konular seçilmiş. · Okuyucunun sürekli okuma alışkanlığı kazanması amaçlanmış. KARALAR | Geçenlerde görevim icabı bir köye vardım. Okulda otururken okulun komşusu olan Mehmet Bey geldi. Elleri nasır bağlamış,yüzü güneşte yanmış, yorgun bir vaziyeti vardı Giyimi fakirliğini anlatmaya yetiyor da artıyordu bile . Yorgunluğu, ırgınlığı ve bıkkınlığı yüzündeki canlılığı almış götürmüştü. Yüzü simsiyah yanmıştı. Yoksulluk altında ezilmişti. | | Dağlık bir yerde kurulan köyüne birde hizmet gelmeyişi yoksulluğun tuzu biberi olmuştu. | | Hoş beş ettikten sonra ; | | -Mehmet Bey,bu köyün adı neden “Karalar “ konmuş ,dedim. | | Bana gözlerini dikerek “ Görmüyor musun “ der gibi baktı. Sonra içini çekerek aklına gelen bir şeyi söylemekten vazgeçtikten sonra ; | | -Anlatayım... Bu köy Konya ‘nın Koçer Yörüklerinden 400-450 sene evvel gelen küçük bir aşiretmiş. Buraya yerleşmişler. Deniz kenarları o zaman sıtma yatağıymış. Yazın da yaylaya göçüyorlarmış. | | O tarihlerde bizim köylünün birisi horantası ile yaylaya göçüyormuş. Köyün yanında , atlı Osmanlı Zabitleri ile karşılaşmışlar.Zabit başı,bizim köylüye: | | -Adın ne ? | | -Kara Ali, | | -Babanın adı ne ? | | -Kara Mehmet, | | -Ananın adı ne ? | | -Kara Fatma, | | -Şu devenin adı ne ? | | -Kara Lök, | | - Yükü ne? | | - Kara buynuz. | | - Peki,bu eşeğin adı ne ? | | - Kara eşek. | | - Amca senin ağzından “ Karadan” başka bir kelâm çıkmıyor | | Demesi üzerine atlılardan biri; | | -Karalara mı düştük demiş. | | Bunları dinleyen diğer atlı,köylüye dönmüş, | | -Peki amca ,ya hatunun adı nedir ? | | -Kara Ayşa, deyince , | | -Bari “ZİFT” olun, demiş. | | Diğer atlı; | | -Adınızı Karalar koyun da bu iş tamam olsun ,demiş. | | Bundan sonra köyün adını ,köy halkının da kara olması dolayısı ile “KARALAR “ koymuşlar. Ama köyün adının Karalar olması önemli değil de bahtımız kara olmasaydı, dedi. | | Bilmem bahtları kara ,bilmem bahtları karartılmış.Asıl olan karalar içinde hayatlarını sürdürdükleridir. | | - Mehmet Bey ,buraların kendisine has türküsü , geleneği yok mu? demem üzerine,öğretmenlerden biri , | | -Mehmet amca bu köye ait bir türkü var. Onu ,düğünlerde çok güzel söyler. İsterseniz bir söylesin de dinleyelim. | | Mehmet amca biraz naz ettiyse de ,yanık bir sesle; | | | | -Eşgi limon ,tatlı nar Yoğurdun üstü gaymak | | Niye küstün nazlı yar. Yaladım barmak barmak. | | Sen küsersen ben küsmem Yeniye bir yar sevdim | | Elbet bunda bir iş var. Altı garış,üç parmak | | | | Elma attım karşıya Gelemem ben gelemem ben | | Vardı gitti çarşıya N’oldu sana bilemem ben. | | Manavlı’nın gızları Aç gaytanı ,soy mintanı | | Gider, bir okkacık turşuya. Yar yanına gelem ben. | Deyip kesti. Biz yolumuza devam ederken arkada, karalar içindeki Karalar kayboldu.
Ahmet OLGUN -İlköğretim Müf. Tlf:0505.758 29 14-"DİKEN ÜZÜMÜ” adlı kitabından |
| | | OKULÖNCESİ VE GELECEĞİMİZ Günümüz toplumunu oluşturan bireylerin önemli bir bölümünün yaratıcı ve eleştirilen düşünme, araştırma, karar verme, Türkçe’yi doğru, etkili ve güzel kullanma, işbirliği ve takım çalışması, problem çözme vb temel beceriler ile öz saygı, öz güven, toplumsallık, sabır, hoşgörü, sevgi, saygı, barış, yardımseverlik, yeniliğe açıklık, doğruluk, dürüstlük gibi kişisel niteliklerin kazandırılması ve geliştirilmesinde ciddi eksiklerinin bulunduğu, bu durumun ise toplumsal barışın sağlanması ve güven ortamının yaratılması ile becerikli, kişilikli, çevresi ve kendisiyle barışık, yeteneklerinin farkında olan ve bu yeteneklerini kullanan, özgüvene sahip, mutlu bireyin ortaya çıkmasını olumsuz etkilediği bir gerçektir. Okulöncesi dönemin, insan hayatının temeli olduğu ve kişiliğin temel karakteristik özellikle- rinin büyük oranda bu dönemde şekillendiği gerçeği okulöncesi eğitimin önemini daha da arttırmakta, bu alanla ilgili olarak Bakanlığımız Merkez ve taşra teşkilatında görevli yöneticiler ile okulöncesi kurumlarda görevli eğitim çalışanlarına ve aileye önemli görev ve sorumluluklar yüklemektedir.Bu görev ve sorumlulukların başında okullaşma oranının arttırılması yer almakta olup, bu görev Bakanlığımıza düşmektedir. Bu konuda önemli mesafe alınmış ve okullaşma oranı % 26 ya çıkarılmış olmasına rağmen nihai hedefe, okulöncesinin, zorunlu öğrenim kapsamına alınarak ilköğretimdeki % 100 lük okullaşma oranı hedefinin gerçekleşmesiyle ulaşılmış olacaktır.İkinci olarak ele alınması gereken yön ise okulöncesi kurumlarda görevli yönetici ve öğretmenler ile çocukların yaşamında son derece etkili olan ailenin görev ve sorumluluklarıdır. Bu görev ve sorumluluklar; Okulöncesi Eğitim Programı, Okulöncesi Eğitim Kurumları Yönetmeliği ve diğer mevzuat hükümleriyle esasa bağlanmış olup, bu yazının amacı bu görev ve sorumlulukları ele almak değildir. Bu yazının amacı; Okulöncesi eğitim kurumlarında yapılmakta olan yanlış uygulama ve sorunlara dikkat çekip tartışmaya açmaktır.Bakanlığımızca düzenlenen hizmetiçi eğitim kurslarına öğretim görevlisi olarak katılan bazı üniversitelerimiz Eğitim Fakültelerinin “Okul Öncesi Eğitim Anabilim” dallarında görevli öğretim üyelerinin de dile getirdiği sorunlar ile yanlış uygulamalar arasında;1. Çocuğun ilgi ve gereksinimlerine uygun, yaratıcılığa yönelten, öğrenmeyi oyun içinde sağlayan etkinlikler yerine kalıplaşmış, sınırlarını öğretmenin çizdiği, bıktıran tekrarları gerektiren (çizgi çalışmaları vb.), dayatmacı etkinliklere yer veriliyor olması, 2. Yetişkinlerin (özellikle anne-baba ve bazı öğretmen ve yöneticiler) isteklerine uyularak mezuniyet töreni vb ad altında düzenlenen gösterilere hazırlamak amacıyla çocukların gelişim düzeylerinin üzerinde ve doğalarına uygun olmayan, yalnızca yetişkinleri memnun etmek için bir takım zorlama becerilerin kazandırılmaya çalışıldığı etkinliklere yer verilmesi, 3. İnsanların öğrenim kademelerindeki başarı ve düzeylerinin göstergesinin karne ve diploma, eğitim düzeylerinin ise davranış olduğu, okulöncesi eğitim kurumlarının eğitim yapılan, davranış (kazanım) kazandırılan, çocukların gelişimlerinin izlenip değerlendirildiği yerler olduğu dikkate alındığında bu çalışmaların sonucunda çocuğun gelişim durumunu ortaya koyan, aileye ışık tutan her öğretim yılında en az iki kez düzenlenip ailelere gönderilen “Gelişim Raporu” nun, sadece anne-babaların isteğine ve heyecanına yanıt vermek için karne ve diploma verilmesi uygulamasıyla ikinci plana itilmesi, 4. Çocuklara isimleriyle hitab edilmesi yerine “hayatım”, “bitanem”, “bebeğim”, “güzelim”, “canım” gibi özel olarak kendisine ait olmayan, çocuklara verilen değeri ve önemi yansıtmayan ifadelerin kullanılması, 5. Öğretmen ve öğrencilerin doğallığını engelleyebilecek, yanlış uygulama ve etkilemelere meydan verebilecek sınıfta öğretmenin dışında yardımcı eleman bulunması, 6. Sözel iletişimde; direnç ve başkaldırmayı daha az ortaya çıkaran, davranışın değişmesinde karşı tarafa sorumluluk veren, kişinin o anda karşılaştığı durum veya davranışının karşısında kişisel tepkisini, duygu ve düşüncesini açıklayan ben dilinin kullanılması yerine suçlayıcı, yargılayıcı, değerlendirici, eleştirici mesajları içeren “sen dili” nin kullanılması, 7. Çocuklarının eğitimi konusunda yeterince bilinçli olmayan ailelerin aşırı korumacı ya da çocukların kişiliğini zedeleyici, baskıcı, kısıtlayıcı yaklaşımları, 8. Yaratıcılığın ilk defa çocuğun oyununda görüldüğü ve oyunun, çocuğun en önemli öğrenme yöntemi olduğu dikkate alındığında, bünyesinde anasınıfları bulunan ilköğretim okullarımızda anasınıfı öğrencileri için düzenlenmiş aktif oyun bahçelerinin (oyun parkı) bulunmaması, oyun ortamının 20 metrekarelik kapalı mekânlarla sınırlı olması,Hususları yanlış uygulama ve sorunlar olarak karşımıza çıkmakta ve çözüm beklemekedir.Sorunsuz, yanlışlıklardan arınmış, geleceğe güvenle bakmamızı sağlayan becerikli, kişilikli bireyler yetiştirilmesine temel teşkil eden % 100 lük okullaşma oranına sahip okulöncesi eğitim hedefine ulaşılması dileğiyle.. Hasan ASLAN İlköğretim Müfettişi | | | ÖĞRETMENLER GÜNÜ Atatürk’ün Millet Mektepleri Baş Muallimi oluşunun 53. yıldönümü münasebetiyle “Öğretmenler Günü” olarak kabul edilen 24 Kasım Öğretmenler Günü’nün yeni bir yıldönümünde aranızda bulunmak ve gününüzün mutluluğunu sizlerle birlikte paylaşmak istedim. Resmî Gazete’nin 26 Şubat 1981 gün ve 17263 sayılı nüshasında yayımlanan “Öğretmenler Günü Kutlama Yönetmeliği” hükümleri gereğince 4. yıldönümünü idrak ediyoruz.Öteden beri, her toplumda meslekler içinde öğretmenlik en “kutsal” meslek olarak algılana gelmiş, öğretmenliği “ana meslek” saymak, öğretmeni insanın hayatında ana-babadan da ileri bir yere geçirmek, nesilleri onların yetiştireceğine inanmak, cemiyetin kalkınmasında öğretmenlere umut bağlama eğilimleri, uygulamaları, etkileme dereceleri ne olursa olsun, zamanımıza kadar canlılığını koruyagelmiştir. Atatürk’ün “Muallimler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Cumhuriyeti biz kurduk, onu yaşatacak olan sizlersiniz.” sözleri bunun açık bir misâlidir. Öğretmene verilen bu önemli göreve bağlı olarak, “nitelikli öğretmen” yetiştirme işi, öteden beri önem verilmesi ve öncelik tanınması gereken bir iş olarak algılanagelmiş; öğretmen adaylarının, “ideal” kabul edilen birtakım öğretmenlik davranışlarına sahip kılınmalarının ve toplumun “örnek insan”ları olarak yetiştirilmelerinin gerekliliği savunulmuştur. Ülkemizde, 1739 sayılı Milli Eğitim Temel Kanunu’nun 43. maddesinde yer alan “Hangi kademesinde olursa olsun, öğretmen adaylarının yüksek öğretim görmelerinin sağlanması esastır.” ve “Öğretmenlik mesleğine hazırlık genel kültür, özel alan eğitimi ve pedagojik formasyonla sağlanır.” hükümleri ile öğretmenlerin yetiştirilmelerinde uyulacak temel esaslar, usûller, kriterler belirlenmiş bulunmaktadır. Buna rağmen, öğretmen adaylarının “iyi” yetiştirilmeleri, öğretmenlik mesleğinin “meslekleştirilmesi” ve cazibesinin arttırılması konularında varolduğu görülen yaygın ve ortak inançların, ülkemizdeki uygulamaları yeterince etkilemediği, öğretmen yetiştirme sistemimizde çelişkiler, kargaşalıklar bulunduğu; öğretmenlerin çok çeşitli kaynaklardan, çeşitli kıstaslara göre yetiştirildikleri; bu kaynaklar arasında bir uyum ve ahenk bulunmadığı; daha da önemlisi, nasıl bir öğretmen yetiştirmek istediğimizin belirli olmadığı; hele, “Öğretmenleri yetiştirecek öğretmenlerin yetiştirilmesi” konusunda belirli bir politikamızın bulunmadığı görülmektedir. Öte yandan 1739 sayılı Kanunda sözü edilen, “Öğretmenlik mesleğine hazırlık” konusundaki kıstaslara uyulmadığı ve ihtiyaç duyulan alanlara “Pedagojik formasyon” almamış elemanların yıllardır atana geldiği de bilinmektedir. Yeni Türkiye Cumhuriyeti kurulduktan sonra, Türk Milleti’nin çağdaş uygarlık seviyesine ulaşması için sarf edilen gayretler içerisinde muhakkak ki, Türk öğretmenlerinin büyük katkıları olmuştur. Onun içindir ki, Atatürk, öğretmenlerimize ayrı bir değer vermiş, gerek yurt gezilerinde, gerekse resmî ve özel konuşmalarında sistemli ve devamlı olarak öğretmenlerimize hitap etmiştir. “Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir.” ve “Muallimler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır.” hitapları bunlardan sadece ikisidir. Bilindiği gibi bir ülkenin kurulması, gelişmesi ve geleceğinin güçlü bir şekilde güvenlik altına alınması, eğitim ve öğretim temeline dayanır. Bunun da mimarları öğretmenler olacaktır. Bu yüzden Millî Eğitim Bakanlığı, Atatürk’ün doğumunun 100. yılında 24 Kasım gününü Öğretmenler Günü olarak gurur ve heyecanla kabul etmiştir. İnsanoğlunun daha iyi bir geleceğe ulaşması için beslenen bütün umutlar ancak öğretmenlik mesleğinin yükseltilmesine ve öğretmenlerin daha büyük kitlelere faydalı olmasına bağlıdır. Medenî hak ve hürriyetlerimizin garanti altına alınması, refahın artması ve diğer bütün umutlarla inançlar yalnız ve yalnız öğretmenlere bağlıdır. Bu sebepledir ki, Türk Millî Eğitiminin gayesi; bir yandan Türk vatandaşlarının ve Türk toplumunun refah ve mutluluğunu artırmak; öte yandan millî birlik ve bütünlük içinde iktisadî, sosyal ve kültürel kalkınmayı desteklemek ve hızlandırmak, nihayet Türk Milleti’ni çağdaş uygarlığın yapıcı, seçkin bir ortağı yapmaktır. Ünlü bir eğitimcinin; “Eğitimde ihtimâl ki, en fazla tesir ve nüfûza sahip âmil öğretmenlerdir. Müfredat programları, teşkilât, araç ve gereç önemli olmakla beraber, bunlar öğretmenin canlı şahsiyeti ile hayatiyete kavuşturulmadıkça pek az mânâ taşır veya hiçbir mânâ ifade etmez.” dediği gibi eğitim sisteminin her iki bölümünde de aslî öğe öğretmendir. Öğretmenlik; devletin eğitim, öğretim ve bununla ilgili yönetim görevlerini üzerine alan özel bir ihtisas mesleğidir. Şurası hiçbir zaman unutulmamalıdır ki, kanun, yönetmelik ve genel emirlerin içerisinde kaldığı, aslî görevini yerine getirdiği sürece öğretmene, çocuğunu teslim ettiği gün “Eti senin, kemiği benim!” diyebilecek kadar hoşgörülü ana-baba, mahallenin büyüğü ve idare âmiri daima yardımcı olmuş, kendi çocuklarının yetiştirilmesinde ona destek vermişlerdir. Ancak son yıllarda bu desteğin devam ettiğini söylemek herhalde mümkün olmadığı gibi, ülkemizin istikbâline damgasını vuracak olan öğretmen topluluğunu bölmede, öğretmeni günlük siyasetin içine çekmede çıkar umanların gayret gösterdiğini, bu gayretlerini özellikle öğretmen yetiştiren müesseselerimizde yoğunlaştırdıklarını ve bir dereceye kadar da başarıya ulaştıklarını, bunun sonucu olarak da öğretmenlik mesleğinin itibarından çok şeyler kaybettiğini açıkça belirtmek, sanırım, gerçeklere ters düşmeyecektir. Bu sebeple öğretmenlik mesleğinin değerli mensuplarının vazifelerini gereği gibi yapabilmelerinde, meslekî birlik ve bütünlüklerini sağlayıp koruyabilmelerinde kendilerine düşen görevlerin yanı sıra hükûmetlere, idare âmirlerine, velilere ve öğrencilere, diğer bir deyişle, bütün müessese ve kuruluşlarıyla Devlete ve vatandaşlara da görevler düşmektedir. Bu yüzdendir ki, günümüzde öğretmenlik mesleğine eski itibarını kazandırmak, öğretmenler arasındaki birlik ve beraberliği pekiştirmek, bu mesleğe feragatle hizmet etmiş olanları anmak gayesi ile 24 Kasım tarihi “Öğretmenler Günü” olarak tespit edilmiş; günün anlam ve önemine uygun bir şekilde kutlanması için gerekli tedbirler alınmıştır. Yurdumuzda öğretmen yetiştirmek üzere ilk öğretmen okulu “Dar-ül Muallimin” adı ile 16 Mart 1848’de İstanbul’da açılmıştır. Türkiye’de öğretmen arz ve talebi arasındaki dengenin bozulduğu 1950’lerden başlayarak ortaöğretimde ve özellikle liselerde öğretmen eksiğinin büyük boyutlara vardığı; kalkınma plânlarımızda, öğretmen açığını kapatmak hususunda yer alan hedeflerin gerçekleştirilemediği, öğretmen eksiğini kapatma girişimlerinde “sayı”ya önem verilerek “nitelik” ve “liyakat”in ihmâl edildiği bilinmektedir. Millî Eğitim Bakanlığı’na bağlı olarak öğretmen yetiştiren yüksekokulların, yılların ihmâli sonucu birikmiş öğretmen ihtiyaçlarını kısa sürede karşılamaları amacı ile bir anda taşıyamayacakları büyüklükte bir öğrenci yükünün altına sokuldukları; öğretmen kadrolarının niteliği yönünden de, yüksekokul standartları yitirilerek âdetâ liseleştirildikleri, öte yandan öğrenci yükünün yarattığı kargaşa içinde, kolayca uygulanabilen taraflı öğretmen ve öğrenci seçme uygulamalarıyla da, öğretmen yetiştiren kurumlara sokulması son derece tehlikeli olan bir siyasî bunalıma ve anarşiye sürüklendikleri bilinmektedir. Unutmamak gerekir ki, Millî Eğitim Temel Kanunu’nun 2. maddesinde yer alan Türk Millî Eğitiminin gayelerini ve kalkınma plânlarımızın insan gücü, vatandaş ve insan yetiştirmeye yönelik hedeflerini, sıradan, yeterince yetişmemiş öğretmenlerle gerçekleştiremeyiz. Bu yüzden “nitelikli öğretmen” yetiştirmek konusunda alınması mecburî olan köklü tedbirleri daha fazla erteleyemeyiz. Değerli öğretmenler! Türk Milleti’nin geleceği olan genç nesilleri sizler yetiştiriyorsunuz. Vatandaşlarımızı cehaletin pençesinden kurtarma savaşını sizler veriyorsunuz. Yetiştireceğiniz nesillerde mutlaka sizin izleriniz, hâtırâlarınız ve bedeli asla parayla ödenemeyecek emekleriniz bulunacaktır. Bir milletin geleceğini hazırlayan böylesine önemli ve ulvî bir mesleğin elemanı olarak sizler; bazı sıkıntıları, çevrenin yokluklarını istismâr etmek suretiyle öğretmen camiasından gözükerek öğretmenlik mesleğinden, meslektaşlarınızdan sizleri ayırma, öğretmeni meslektaşlarının ve onlara hizmet getirmekle görevli olanların karşısında gösterme çabaları, gizli de olsa, geçmişte olduğu gibi, bugün de sürmektedir. Bu çabaların öğretmenlere ve mesleklerine ve en önemlisi de yurdumuza ve milletimize bir fayda getirmediği acı gerçeği ile yakın geçmişte karşı karşıya geldik. Öğretmenler Gününüzü kutlar, Türk Millî Eğitimine büyük emek ve hizmetleri dokunan, şu anda aramızda bulunmayan bütün öğretmenlerimize, başta Başöğretmen Atatürk olmak üzere minnet ve şükranlarımı sunarken, 24 Kasım Öğretmenler Günü’nün Milletimize ve öğretmenlerimize hayırlı olmasını, gönül dolusu saygı ve sevgilerimle dilerim. Ekrem YAMANAntalya Vali Yardımcısı(Ağlasun Kaymakamı İken Öğretmenler Günü Nedeni İle Yazdığı | | | YURT DIŞINA BEYİN GÖÇÜ VE DÜŞÜNDÜRDÜKLERİ Hasan AZAKLI İlköğretim Müfettişi Ülkemizde yetişmiş insan gücünü ülke içerisinde rasyonel olarak değerlendirip, bu potansiyeli en rantıbel düzeyde değerlendirme etkinliği ne yazık ki hiç de olumlu bir düzeyde seyretmemektedir. Yetişmiş insan gücünün eğitim ve yetiştirilmesi sürecinde gerek insan gücü, gerek ekonomik maliyet, gerek eğitim kurumları yapılandırılması açısından çok yüksek bir harcama mali portesi ortaya çıkmaktadır. Ortaya çıkan bu pahalı maliyete karşılık, yetişmiş insan gücü ülkemizde gerektiği gibi değerlendirilmemektedir. Gerek üniversitelerimizde gerekse diğer bilimsel olması gereken araştırma kurumlarında eldeki bu değerler gereği gibi kullanılamamaktadır. Bin bir güçlükle yetişen bu bilim insanlarına özgürce bir çalışma ortamı yaratılmadığından, bu değerlere sürekli olarak güçlük ve sınırlılıklar çıkarıldığından, doğal olarak bu yetişmiş değerlerin ülke dışına kaçırılmasına yol açılmaktadır. Ülkemizdeki plansız, kitlesel ve ucuz eğitim yapılanması nitelikli beyinlerin kaybolmasına neden olmaktadır.Yapılan araştırmada ülkemizin en fazla beyin göçü veren 34 ülke içerisinde 24.sırada yer almakta olduğu, iyi eğitim gören yüz kişiden 59’u yurt dışına gitmekte olduğu saptanmıştır. Yurtdışında öğrenim sürdürenlerin %77’si ülkeye kesin dönüş yapmak istememektedirler. Araştırmada beyin göçünün ülke ekonomisine yıllık maliyetinin 2-2,5 milyar doları bulduğu saptanmıştır.1981-2000 yılları arasında ABD ve OECD ülkelerine göç eden 25 yaş üstündekilerin eğitim profili ele alındığında, Türkiye’den ABD’ye giden 64.780 kişiden 37.785’i,yine Türkiye’den OECD ülkelerine göç eden 1.913.782 kişiden 1.116.275’inin yüksek öğrenimli olduğu, bu durumda Türkiye’den ABD ve OECD ülkelerine göç edenlerin %58’inin yükseköğrenimli kişilerin oluşturduğu belirlenmiştir.(*) Yukarıda belirtilen ve araştırma ile saptanmış olan veriler dikkate alındığında, ülkemizde yetişmiş ve üstün beyinlere ülke içerisinde gerekli olan bilimsel ve özgür çalışma ortamının sağlanamaması, yetişmiş insan gücüne verilen ekonomik kazancın ülkemizde bir profesyonel futbolcuya verilen transfer parası veya adiyane bir gazino, taverna “sanatçısına” verilen paralar ile kıyaslandığında çok düşük derecede ve gülünç rakamlar arz etmesi, nitelikli beyinlerin niçin ülke dışına gittiklerini açıkça ortaya koymaktadır. (*)Cumhuriyet Bilim Teknik,26 Ekim 2007,Sayı:1075,Sayfa: SINAVLAR VE EZBERCİ EĞİTİM Eğitim sistemimizde sınavlar, eğitim sürecinde “olmazsa olmaz” koşullarından biri olarak yerini almış ve bu yaklaşımla çocuklarımız İlköğretim basamağından üniversite eğitimi boyunca at başı bir kısır döngü içersisinde sınav çılgınlığı yarışına sokulmaktadır. Çocuklarımızın sosyal, psikolojik, kişilik,bilişsel v.b.yönlerden en sağlıklı geliştirilmesi gereken çağlarda,onların bu sayılan gelişimlerine olumsuz yönde ket vuran bir sınav çılgınlığı yarışı içerisine girilmektedir. Çocuklarımız sadece en iyi testi çözen çocuğun en başarılı çocuk olacağı anlayışıyla sınav kolik bir birey haline dönüştürülmektedir. Çocuğun ve gencin kişilik ve sosyal gelişimini en sağlıklı olarak geliştirmesi gereken çağda bu gelişimlerini sağlıklı şekilde geliştirebilmesi yollarına başvurulmamakta, çocuğun başarısı sadece sınavlarda alacağı başarıya endekslenmektedir. Eğitim sistemimizdeki bu büyük yanlış direkt olarak anne ve babaları etkilemekte, doğal olarak her anne-baba çocuğunun sınavlarda başarılı olabilmesine odaklanmakta, öğretmenler ve okul yöneticileri de bu eğitim sistemimizin dayattığı sınav handikabından kurtulamamaktadırlar. Eğitim sistemimizde başat olarak kendini hissettiren bu sınav dayatması,okullarımızda ezberci eğitim uygulamasını ateşlemekte,bunun sonucunda öğrenmenin en temel ilkeleri ayaklar altına alınmakta, sorgulayan, araştıran,bütünü kavrayan,inceleyen öğrenci yetiştirme arka plana atılmakta veya reddedilmekte ve sonuç olarak çok yönlü,tüm yetileri ve yetenekleri gelişmiş ama tek boyutlu işbölümünün esiri olmayan,tek bir uzmanlık alanının içinde körelmeyecek insan yaratmak düşüncesinden uzaklaşılmaktadır.Eğitim sistemimizde oluşan bu sınav kolik yaklaşım sonucunda ezberci ve dogmatik eğitim anlayışı tüm okul ve kurumlarımıza gerek anlayış gerekse uygulamada yerleşmekte,esas olarak eğitim sürecinde ele alınması gereken çocuklarımızın çok yönlü,tüm yetileri ve yeteneklerini geliştirmeyi,onları tek boyutlu işbölümünün esiri olmayan,tek bir uzmanlık alanının içinde körelmeyecek insan yaratmayı hedefleyen eğitimsel yaklaşımdan uzaklaşılmaktadırÜlkemizde geçmiş yıllarda yapılan ÖSS(Öğrenci Seçme Sınavı) ve LGS(Lise Giriş Sınavı) sınavlarında “0” alan öğrencilerin artması, eğitim sistemimizde salt sınavların baz alınarak öğrencilerin değerlendirilmesi ve bunun sonucunda ezberci eğitimin sürece damga vurması sonucundan kaynaklanmaktadır. Son yıllarda uygulamaya konulan OKS ve SBS sınavları olumsuzluk çıtasını daha da yükseltecektir.2002 ÖSS’de 8819 aday “0” puan alarak başarısız olurken,2003 yılında bu rakam üçe katlanarak 26448’e yükselmiştir.2004 yılında ise 32177’e ulaşmıştır.LGS’de de durum farklı değildir. 2002 LGS sonuçlarına göre sadece 2773 öğrenci sınavdan sıfır almışken,2003’de bu rakam 20 kat birden yükselerek 40586,2004 yılında ise 64598 öğrenci sıfır puan almıştır.(1)Merkezi Paris’te bulunan Ekonomik İşbirliği ve Kalkınma Örgütü(OECD) tarafından 2000 yılında başlatılan,her üç yılda bir tekrarlanan ve öğrencilerin başarılarını ölçmeyi amaçlayan Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programında (Programme for International Student Assessment-PISA)1)okuma yeteneği,2)Matematik,3)Fen alanında 2003 yılında yaptığı değerlendirme çalışmasında,katılımcı 40 ülke arasında matematik alanında Finlandiya 544 ile 1.,Güney Kore 542 ile 2.,Hollanda 538 ile 3.,Japonya 534 ile 4.,olurken ülkemiz tüm dallarda sondan ikinci oluyor ve sadece Meksika’yı geçmektedir.(2)Bu eğitimsel tablo ülkemizde sınav sisteminin detaylı olarak ele alınarak sorgulanmasını gerektirmektedir. Eğitim sistemimizde bu olumsuzluğun üzerine gidilebilmesi için,eğitim sistemimiz matematik-doğabilimsel dizinin genel eğitim veren çeşitli dallarının,tekniğin öğeleri ile uzun süren bir birleştirilmesi süreci olarak yapılandırılmalı,okul;çocuklarımızın pratik yetenek kazandığı bir eğitim süreci olarak planlanmalı,makine bilgisinin temelleri,teknolojinin ögeleri,elektronik ve tarım tekniğinin öğelerini birleştiren bir eğitim süreci ön görülerek şekillendirilmelidir.Kaynaklar : 1)-1 Şubat 2005 tarihli Sabah Gazetesi.(2) -13 Şubat 2005 tarihli Cumhuriyet Gazetesi. Hasan AZAKLI İlköğretim Müfettişi | | | Cezaevinden Öğretmene mektup! "Suçlusun Öğretmenim!" Yeni bir yazı yazmak için bilgisayarımın başına oturunca, önce maillerimi kontrol ettim. Kısa da olsa hepsine cevap verdim. Son maili okurken yazmayı düşündüğüm tüm bilgiler kafamdan silindi gitti. "Bu maili köşeme taşımak zorundayım!" diye düşündüm. Eski bir öğrencim internetten bulduğu bir yazıyı benimle paylaşmış. Lütfen hiçbir meslektaşım alınmasın! Amacım kimseyi yaralamak ya da suçlamak değil. Bu mektupta anlatılanlara birçoğumuz yabancı değiliz. Bugün hala bu hataları yapan Öğretmenler var mı bilmiyorum? Cezaevinden bir mahkûmun ilkokul Öğretmenine yazdığı bir mektubu paylaşacağım sizlerle. Mektup hakkında hiçbir yorum yapmak istemiyorum. Mektubun tek bir satırına bile dokunmadım. Sadece okurken içimi acıtan ve dikkatimi çeken cümleleri kalınlaştırdım. İşte Mektup; Öğretmenim çok suçlusun. Dün selamını aldım Öğretmenim. Eğer hapishanede olmasaydım gelip hem elini öper, hem de bu sözlerini yüzüne söylerdim.Sen çok suçlusun öğretmenim.Bana kızmışsın, eleştirmişsin. "Böyle bir insanın öğretmeni olduğum için utanıyorum" demişsin. Doğru söylemişsin. Benim gibi bir insan yetiştirdiğin için gerçekten çok utanmalısın. Çünkü ben gururlanacak hiçbir güzel şey yapmadım. Aileme, çevreme ve sevdiklerime zarar verdim, kötü işlere bulaştım. Sonunda da hapse girdim.Ben iyi bir insan, faydalı bir kişi olamadım. Bu doğru. Ben de kendimden memnun değilim. Çevredeki insanlar tarafından dışlanmak, horlanmak ve kötü bir insan olarak görülmek elbette ki, insanı memnun etmez. Ama öğretmenim, benim bu kötü ahlakım ve yanlış davranışlarımın sebebi sensin.Sen çok suçlusun öğretmenim.Beni okutan, beni eğiten ve bana şekil veren sensin. Sana baktım, örnek aldım. Ne verdiysen o oldum. Seninle beş yıl aynı okulu paylaştım, sonra da mezun oldum. Hatırlar mısın maceralarımızı, hatırlar mısın bana yaptıklarını?Gel birlikte hatırlayalım da neden suçlu olduğunu söyleyeyim. Annem yoktu. Evimizdeki ikinci anne de beni istemiyordu. Ailede hiç huzurum ve rahatım yoktu. Her şeyi eksik ve noksan yapıyordum, verdiğin görevleri de bu yüzden yerine getiremiyordum. Benim zor hayat şartlarımı bildiğin halde asla anlayışlı olmadın, hep üzerime gelip, çok ağır, çok ezici ve gururumu kırıcı hesaplar sordun. Beni hem sevgiden, hem okuldan, hem de toplumdan soğuttun.Neler mi yaptın?Annem olmadığı için temiz ve tertipli olamıyordum. Benimle her sabah bu yüzden alay ederdin. Ya kirli ve yırtık pantolonumla, ya kirli ellerim ve uzamış tırnaklarımla, ya da bakımsız yüzüm ve saçlarımla alay ederdin. Nasıl ezilip büzülürdüm, küçülürdüm ve sana içten bilenirdim.Ödevlerimi yapmayınca, elindeki cetvelle vurmadığın ve acıtmadığın yer kalmazdı . Dayanamayıp ağlayınca da "Erkekler ağlamaz" derdin. Bu yüzden, okula gelmek bana işkence olurdu. Zaten huzursuz evden bir an önce kaçmak, kendimi dışarı atmak isterdim. Tek sığınağım okuldu. Okulu da sen bana dar ederdin, senin yüzünden geldiğime pişman olurdum. Bu yüzden bütün insanlara, herkese isyan eder, asi olurdum.Bir gün beni babama şikâyet etmişsin: "Ders çalışmıyor ve çok yaramazlık yapıyor" diye... Babam beni ölesiye dövdü. Babamın o ölesiye dayağına değil, senin şikâyetine içerledim.Ah öğretmenim sen çok suçlusun.Ne olurdu öğretmenim bana bir güler yüz gösterseydin, hal-hatırımı sorsaydın, yanağımı okşayıp, bir sevgi gösterisi yapsaydın ve beni kendine bağlayıp, nasihatler etseydin.Neden bunları benden esirgedin?Hâlbuki sana sığınmayı, senden yardım beklemeyi ne kadar istemiştim? Ah beni bir kez koruyup kollasaydın, belki de o isyan ateşi yanmadan sönecekti.Beni kaç kez sınıftan kovdun, onurumu beş para ettin. Arkadaşlarımın önünde benimle alay edince ve onların da bana gülüşlerini görünce, kaç kez ölmek istemiştim.Kısacası, sen bana iyi bir model olamadın, örnek bir öğretmenlik sunamadın. Benim toplum için zararlı olmama zemin hazırladın. Bir anlamda ektiğin tohumlar, ruhumda isyan meyvelerini verdi. Sonra da hem kendime hem de çevreme zararlı bir insan olup, çıktım.Sen çok suçlusun öğretmenim.Benden o şefkati esirgemeseydin ne olurdu? Bana da bu acıyı yaşatmasaydın?Evet, utan öğretmenim. Benim yaptıklarıma bakarak utan. Bana öğretmen olduğun için utan. Utan da, diğer öğretmenler senin gibi olmasınlar.Sen çok suçlusun öğretmenim. Ama yine de ellerinden öperim. Çünkü ne de olsa sen benim öğretmenimsin.Cezaevinden Ziya Ş.Sait ÇAMLICA Eğitimci - Yazar | | | | | | 
OKUL MÜDÜRÜNDEN YARDIMCISINA Yarın saat dokuzda güneş tutulacak.Bu çok seyrek yaşanan bir olay olduğu için bütün öğrenciler bahçede toplansın.Kendilerine güneş tutulması ile ilgili bilgiler vereceğim.Yağmur yağdığı takdirde, güneş tutulması gözle takip edilmeyeceği için, topluca jimnastik salonuna gitsinler.
MÜDÜR YARDIMCISINDAN ÖĞRETMENLERE Müdürün emridir.Yarın saat dokuzda güneş tutulacak.Hava yağmurlu olduğu takdirde, güneş tutulması, jimnastik salonundan izlenecek.Öğrenciler, yağmurda bahçeden salona gidecekler.
ÖĞRETMENLERDEN SINIF BAŞKANLARINA Yarın saat dokuzda müdür bahçede güneş tutulması yapacak.Hava bozarsa güneş tutulması jimnastik salonuna alınacak.
SINIF BAŞKAN YARDIMCILARINDAN ÖĞRENCİLERE Yarın saat dokuzda, bahçede yağmur yağarsa, güneş müdürü tutacak.Müdür ıslanınca, herkes jimnastik salonuna gidecek. 
Derleyen: S.ALTAŞ | | | BEŞ DUYUNUN ÖĞRENMEDEKİ ÖNEMİ 
| | |  | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | | |
|
|